Bizimle iletişime geçin

Yaşam

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi: Metin Akpınar ve Müjdat Gezen

27 Mart Dünya Tiyatro Günü ulusal bildirisi, bu yıl Metin Akpınar ve Müjdat Gezen tarafından kaleme alındı. Pandemi nedeniyle uzak kaldığımız sahnelere ve en önemlisi de alt basamaklardaki varoluş sancılarından sanat açlığıyla üretip paylaştığımız, değerlendirdiğimiz insani zamanlara sağlıkla kavuşmak dileğiyle. Umuyorum size tekrar tiyatro oyun tanıtım yazılarıyla, tiyatro haberleriyle ulaştığımız, 27 Mart bildirilerinin sahnelerden paylaşıldığı günler tez zamanda gelir. 

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi: Metin Akpınar ve Müjdat Gezen

27 Mart Dünya Tiyatro Günü ulusal bildirisi, bu yıl Metin Akpınar ve Müjdat Gezen tarafından kaleme alındı. Pandemi nedeniyle uzak kaldığımız sahnelere ve en önemlisi de alt basamaklardaki varoluş sancılarından sanat açlığıyla üretip paylaştığımız, değerlendirdiğimiz insani zamanlara sağlıkla kavuşmak dileğiyle. Umuyorum size tekrar tiyatro oyun tanıtım yazılarıyla, tiyatro haberleriyle ulaştığımız, 27 Mart bildirilerinin sahnelerden paylaşıldığı günler tez zamanda gelir. 

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi: Metin Akpınar ve Müjdat Gezen

27 Mart Dünya Tiyatro Günü sanat emekçilerine, sanatseverlere kutlu olsun.

Dionysos şenlikleriyle başlayıp gelişen tiyatro, asırlardır varlığını sürdürüyor. Merkezinde insan olan bu sanat, insan var olduğu sürece yaşayacak.

Edebiyatın en içten bölümlerinden biri olan Tiyatro Edebiyatı’nda, oyun yazarlarına çok gereksinim var. Onlarsız olmaz. Tıpkı seyirci olmadan tiyatro olmayacağı gibi…

Oyuncu – Seyirci – Oyun Yazarı.

Biz bize benzeyen insanlarla üç yüz elli bin yıldır yeryüzündeyiz. Ancak insanı insan yapan, Bilimdir, Sanattır, Tiyatrodur.

Ana malzemesi insan olan bu meslekte, iyi insandan iyi yazar, iyi yönetmen, iyi oyuncu çıkartmak daha kolaydır.

Biz değerler sıralamasında, genelde sanatı en üst sıraya koyarız. Özelde tiyatroyu, sanata en yakın düzeyde düşünüyoruz. Çağımızda; üreme içgüdüsü, beslenme içgüdüsü tatmin olduğunda mutlu olanlara başka popülasyonlara verilen adı veriyoruz.

Ancak üreme, beslenme açlıklarından başka açlıklar duyanlara, onları üretip onları tükettiğinde mutlu olanlara insan diyoruz.

Bilgi iletişim çağı ne kadar gelişirse gelişsin, algoritmalar, yapay zekâlar nereye ulaşırsa ulaşsın, Tiyatro insanla yapılır, insanca yapılır, insanlar için yapılır…

TİYATRO İNSANLIĞIN VAZGEÇİLMEZİDİR.

İNSANSIZ TİYATRO, TİYATROSUZ İNSAN OLMAZ.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

Tlingit kültürü: Kızılderilileri ne kadar tanıyoruz? Röportaj: Jno Didrickson

Türkiye’de yaşayan Jno Didrickson, Tlingit kültürü ile büyüyen bir Alaska Yerlisi. Kendisiyle yaptığımız bu röportaj kafanızdaki ‘Kızılderili’ imajını değiştirebilir.

Tlingit kültürü: Kızılderilileri ne kadar tanıyoruz? Röportaj: Jno Didrickson

Türkiye’de yaşayan Jno Didrickson, Tlingit kültürü ile büyüyen bir Alaska Yerlisi. Kendisiyle yaptığımız bu röportaj kafanızdaki ‘Kızılderili’ imajını değiştirebilir.

Tlingit kültürü: Kızılderilileri ne kadar tanıyoruz?

“Kızılderili” belki de en basmakalıp kullanılan kelimelerden biri. Bu kelimeyi kovboy filmleri ya da Red Kit’in maceralarında gördüğümüz görsellerle anlamlandırıyoruz. Peki, hiç gerçek bir Amerikan Yerlisi ile tanıştınız mı?

Röportaj: Jno Didrickson

J.D.: Hem annem hem babam, Pasifik Okyanusu’nun Kuzeybatı kıyısında, Kanada ile Pasifik Okyanusu arasında yer alan Güneydoğu Alaska olarak bilinen bölgeden. Anne tarafım Juneau, baba tarafım ise Sitka şehrinden. Hem annem hem de babam gibi ben de Tlingit kabilesindenim. Anlatılan sözlü hikayelere göre milat öncesinden beri orada yaşıyoruz.

J.D.: Büyük büyük ninem Christian Deidriksen isimli bir Norveçli ile evlenmiş. Batı medeniyetleri babasoylu olduğu için o dedemin soyadı aile ismi olarak alınmış. Diğer yandan bazı Amerikan Yerlilerine soyadı yerine iki isim verilmiştir; John George gibi mesela.

J.D.: Ben bir Tlingit’im, Alaska Yerlisi. Irk olarak insanım. Tlingit dilinde Tlingit “insan” demektir zaten. Alaska’da birçok kabile, dil ve kültür var. Siz Avrupa’da yaşayan bir insanı “Avrupalı” diye kategorize ederseniz, onu gücendirebilirsiniz. Avrupa yerine kendi ülkesinin adıyla anılmayı tercih edecektir. Bu bir kimlik meselesi ama kalıplaştırılmadan dolayı yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Herkesi aynı keseye koyarsanız, özgünlüğü ve bireysel kültürleri yok saymış olursunuz. Ben bir Tlingit’im yani insanım.


J.D.: Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama, biz sizin sandığınız gibi çadırlarda yaşayıp, totem etrafında dönerek dans etmiyoruz. Ne yazık ki dünya geneli için geçerli bir yanlış bilgi bu. Amerikan yerlileri olarak bir büyük, birleşik ulus değiliz. Bugün Alaska’da kabileler karışık yaşıyor ama ben Tlingit kültürü ile büyüdüm.

Bilgiye çok kolay ulaşılan bir dönemde yaşamamıza rağmen öğrendiğimizde bildiklerimizin eksikliğine, hatta yanlışlığına şaşırmamıza yol açacak bilgiler de var. Alaska hakkında hemen herkesin hafızasında görsel imajlar olmasına rağmen, ılıman yağmur ormanının bunlar arasında yer almaması gibi.

J.D.: Birbirlerinden hem kültürel hem de genetik olarak farklı birçok Amerikan kabilesi var. Kristof Kolomb gelmeden önce Kuzey Amerika’da 15.000’den fazla kabile ve hepsinin farklı anadili varmış. Tlingit Kabilesi’nin en yakın komşusu Haida Kabilesi’dir ama bu iki kabilenin dili aynı dil ailesine bile ait değildir.

J.D.: Kabileler birbirlerinden çok farklıdır. Dediğim gibi totemleri gene Hollywood filmlerinden tanıyoruz ama orda da hangi kabilenin totem yaptığından bahsedilmiyor. Sadece Amerika’nın Kuzeybatı Pasifik kıyısında yaşayan kabileler totem yaparlar. Benim kabilem de bunlardan biri.

J.D.: Tlingit kabilesinde “moiety” dediğimiz iki grup vardır. Kartal ve Kuzgun. Ana klan da diyebileceğimiz bu grupların altında ise bazı mitolojik yaratıkların isimleriyle adlandırılan klanlar ve onların altında da haneler yani büyük aileler vardır. Ben Kuzgun –Koho somonu klanı, balina hanesinden bir Tlingit yerlisiyim.

Kültürü belirleyen ekolojidir. İnsanlar yaşadıkları bölgelere göre farklı gıdalarla beslenirler. Güneydoğu Alaska’nın çok geniş bir bölümü ılıman yağmur ormanıyla kaplıdır ve dolayısıyla odun ve yiyecek boldur. Ormanlarımızdaki ağaçlar ve iklim bizim nasıl yaşayacağımızı belirler. Mesela uzun kış akşamlarında toplanıp birbirimize hikayeler anlatırdık ve bu hikayelerin yansıması olarak kullandığımız eşyalara orda bahsedilen hayvanların desenlerini oyardık.

J.D.: Alaska Amerikan Yerlileri’nin en çok bulunduğu bölge ve buradaki yerliler rezervasyonlarda yaşamıyorlar. Benim gibi kaç kişi vardır bilmiyorum ama Tlingit kültürü yaşatılmaya devam ediyor.

J.D.: Diller yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. UNESCO’ya göre Tlingit dili kritik olarak tehlikede çünkü 200 kişiden daha az kişi bu dili tam konuşabiliyor.

J.D.: Politik ya da tarihsel birçok sebep var. Memleketim Juneau’da şu an genel olarak İngilizce konuşuluyor çünkü Tlingit dilinin konuşulması yasal olarak yasaklanmıştı. Büyükannem misyoner okullarına alınarak dili ve kültürü unutturmaya çalışılan nesilden. O zamanki yerli kabilelerin çocukları medenileştirme bahanesiyle zorla ailelerinden alınmış ve o okullarda anadillerini konuştukları zaman cezalandırılmışlar. Yerli olmanın utanılacak bir şey olduğuna inandırılmaya çalışılmışlar.

J.D.: 1960’daki Medeni Haklar Hareketi’nden önce de hak arama çalışmaları vardı Alaska’da. Rosa Parks’ın otobüste beyazlara ayrılan bölüme oturmasından 11 yıl önce 1944’te, Alaska’nın Nome şehrinde Alberta Schenck Adams, Dream Sineması’nda beyazlara ayrılan bölümdeki koltuğa oturmuştu. Alberta’nın bu protestosu Amerika’da ilk ayrımcılık karşıtı kanunların çıkarılmasına yol açtı.

Benim gibi bir Tlingit yerlisi olan Elizabeth Peratrovich de Alaska Yerlileri’nin savunuculuğunu yapmıştı. Onun 1945’te yaptığı konuşma 1945 Yasası’nın geçmesini sağlamıştır. Ki o zamanlar Alaska eyalet bile değildi. Bunlardan sonra yavaş yavaş anadillerimiz okullarda öğretilmeye başlandı ama 1975 doğumlu olmama rağmen ben okulumda anadilimi öğrenme şansına sahip olamadım.

J.D.: Akıcı bir şekilde konuşamıyorum hala. İngilizce konuşarak büyüdüm, sonradan kurslara giderek Tlingit dilini öğrendim. Ama bu kurslar oldukça pahalı. Politikacılar kaybolmaya yüz tutmuş bu dilleri kurtarmak istediklerini söylüyor ama kurslar bir sürü para istiyor. Anlaşılamaz. Bizim kültürümüz yazılı değil, sözlü bir kültür. Dilimiz unutılursa kültürümüz de yok olur.

J.D.: Eşim Özgür ile Alaska’da tanıştım, 2001’de evlenip Türkiye’de yaşamaya başladık. 2010-2017 yılları arasında ise Juneau, Alaska’daydık, şimdi yeniden Türkiye’deyiz. Eşimin memleketi Burhaniye ve Selçuk’ta yaşıyoruz.

J.D.: Özgür bir biyolog. Yüksek lisans tezi kuş göçü üzerineydi. Beraber Kuş Araştırmaları Derrneği’nde kuşlarla ilgili çeşitli çalışmalar yaptık. 2001’de ODTÜ arazisindeki bir pilot çalışmayla Türkiye’de Ulusal Halkalama Programı’nın kurulmasını sağlayan çalışmalarımızı başlatmıştık. Kuşların ayaklarına halka takarak göçlerini araştırdık. Öncü bir çalışmaydı ama ne yazık ki insan kaynaklı olanlar başta olmak üzere pek çok zorlukla karşılaştık ve Alaska’ya taşınmaya karar verdik.

J.D.: Kendi kültürüme ait sanatla uğraşıyorum. Ayrıca hikaye anlatıcısı olarak kültürüme dair mitolojik ve geleneksel hikayeleri aktarıyorum. Sınırlı sayıda da olsa Türkiye’de de hikaye anlattığım oldu ve buna devam etmek istiyorum. Şimdilerde daha çok elişleriyle meşgulum; oyma ve biçimlendirme.

J.D.: Burada genelde ahşap ve gümüş kullanıyorum. Alaska’da genellikle sarı sedir, kızıl sedir ve kızılağaç kullanıyordum, burada ne bulursam; genelde ladin ağacı buluyorum. Bu kültürel sanat türü “form-line design” ya da “Pacific Northwest Coast Native Art” olarak biliniyor ve hangi malzeme kullanılırsa kullanılsın aynı katı kuralları uygulamanız gerekiyor.

J.D.: Bir kere Tlingit dilinde “sanat” diye bir kelime yok. Sizin sanat dediğniz bizim için günlük hayat anlamına geliyor. Güneydoğu Alaska’da çok yağmur yağar ve doğal olarak da bitki ve hayvan çoktur. Yiyecek bulmak için çok çaba ve vakit harcamaya gerek kalmayınca insanlar günlük hayatlarında kendilerine ait olan malzemeleri süslemeye bol zaman harcayabilmişler.

J.D.: Eşyaya göre değişiyor. Kanodan kaşığa, kullandığımız her şeyi eşyanın sahibini ya da bir hikayeyi anlatacak şekilde oyar, dekore ederiz. Tlingit kültüründe kimi tasarımlar mülkiyet anlamına gelir. Bizde sanat Batı kültürlerindeki gibi değildir, kullandığımız eşyaları süsleriz sanat olarak. Bu o eşyaya bir aidiyet vermek gibidir. Bu kanonun sahibi kimdir, şu evde kimler yaşar vs. Her motifin bir anlamı vardır. Bu yüzden de dil çok önemlidir.


Tlingit sanatı: Dekoratif kano pedalı

Pasifik Okyanusu kıyısında yaşayan Tlingitler için temel ulaşım araçları kano ve küreklerdir. İki tip kürek vardır; kullanımda güç ve hız sağlaması ve sahiplik göstergesi olması için oyma desenlerle süslenen işlevsel kürekler ve törenlerde kullanılan yalnızca bir yüzü desenlerle süslü kürekler. Çoğunlukla danslarda kullanılan törensel kürekler herkesin göreceği şekilde yukarı kaldırılır ve dansçılar ile davulcular için ritimde koordinasyon sağlayacak şekilde hafifçe sallanır. Bu danslardan birini Youtube‘ta seyredebilirsiniz.

J.D.: Evet, totemler de kültürümüzün bir parçası ama gene sizin bildiğiniz gibi değil. Totem deyince insanların aklına hemen büyük spiritüel ağaç gövdeleri geliyor. Aslında totemler tanrı ya da tapınma ile alakalı şeyler değiller. Totemler, tarihsel olayların ve kültürel öykülerin anlatılması; ölenlerin küllerinin saklanması, sözünü tutmayanların utandırılması gibi amaçlarla yapılır. Bizim dilimizde totem “kuteeya” demektir ve “iskarpela ile oyulmuş” anlamına gelir. Böylesine teknik bir anlamı olması bile tapınmayla ilgili olmadığını gösteriyor. Totem konusu özellikle Hollywood filmleri nedeniyle ortaya çıkan ve yayılan yanlış bilgilere en çarpıcı örneklerden birisi.

Alaska’da bir orman ve totem ağacı.

J.D.: Çalıştığım figürden bağımsız olarak, ben öncelikle bir hikaye düşünürüm; mitolojik, tarihsel ya da kişisel. Yakın tarihten de bir anlatı olabilir. Genelde takı ve ya kutu yapıyorum ve üzerlerine Tılngit sembollerini oyuyorum. Geleneksel olmayan malzemenin üzerine geleneksel desenler çalışıyorum yani.

Alet olarak da sadece değişik uçlu bıçaklar kullanıyorum. Bu işte elektrikli alet kullanılmaz. Bıçak ile ağacı hisseder ve onu zorlamadan çalışırsınız.


J.D: Evet, kutuyu köşelerinden bükerek yapıyorum. Tabii önce kendi kurduğum düzeneğin içinde, buharda pişirmemem gerek ağacı. Bunun videosunu da eşim Youtube‘a koymuştu.

J.D: Evet, bu biraz da beni memlekette hissettiriyor. Okyanustan, alaska ormanlarından ve doğasından çok uzaktayım. Bu figürleri oyarken kendimi Alaska’da hissediyorum. Yaptığım herşey Tlingit.

J.D: Kabilemin sembolü olan kuzgun figürü benim için çok önemlidir. Kuzgun açgözlü ve bencildir. Şeytandır diyemem ama kesinlikle iyi karakterli bir yaratık değildir. Bence insanoğlunun bir çeşit yansımasıdır.

J.D: Bakmanın, algılamanın ve bunları açıklamanın çeşitli yolları vardır. Bunlar hangi kabileye ve aileye ait olduğunuza ve hangi hikayeyi anlattığınıza göre değişir.

Bu sanattaki figürleri piktogramlar gibi görebiliriz. Piktogramlar size bir şeyleri çağrıştıran, ya da bir hikayeyi hatırlatan sembollerdir. Mısır Hiyeroglifleri gibi mesela. Mesela bir totem ağacındaki Kuzgun figürü farklı insanlara farklı anlamlar ifade edebilir. Ortak nokta Kuzgun figürüdür ama nasıl oyulduğu, çevresinde başka hangi figürler olduğu da çok önemlidir. Bağlama göre okumanız gerekir.

J.D: Yakınlarda halam öldü ve ben onun için bir kutu yaptım. Kutuyu oyarken tek düşündüğüm halam, halamın yaşamı ve ailesiydi. Halam kunduz klanından. Eğer siz bu bilgileri bilmezseniz, orada sadece bir kunduz görürsünüz, halamın kızından ya da ablasından herhangi bir iz göremezsiniz.


J.D: Bu yüzden sanat anlamına gelen bir kelime yok Tlingit dilinde. Sanat bizim için duvara asılacak bir obje değil.


J.D: Sokakta öğrendim. Genelde bakarak, hiç soru sormadan öğrenirim. Büyürken her zaman etrafımda bu işi yapan insanlar vardı. Onları gözlemleyerek öğrendim. Bu sanat her zaman vardı ve hiç yok olmadı.


J.D: 9 yaşımdan beri ama ancak eşimle Alaska’da yaşadığım dönem para kazanmak için yapmaya başladım. Bizi ekonomik olarak ayakta tuttu bu. O yıllarda Alaska ekonomisi oldukça kötüydü. Bu sanat bizi kurtardı diyebilirim.

J.D: Akrabayız biz diyorlar ama bu doğru değil. Belki de bir diyalog kurmak için kullanılan bir yol bu, bilemiyorum. Ben kendimi Kızılderili olarak tanımlamazken onlar beni kuzen ilan ediyorlar. Bazıları bana dokunmak istiyor. Kimse bana hangi yerli kabilesinden olduğumu sormuyor. Onlar için her Kızılderili aynı.

İnsanların Kızılderilileri sevdiklerini ve ilgilendiklerini görüyorum ama , bence insan ilgilendiği şey hakkında araştırıp öğrenmeli. O zaman pek çok farklı Kızılderili kabilesi olduğunu görebilirler.

Tüm kültürler birbirinden farklıdır. Eğer birini sadece “Türk” olarak tanımlar, Egeli ya da Karadenizli olduğundan bahsetmezseniz, bu bölgelerin birbirinden farklı özelliklerini ve güzelliklerinini kaçırırsınız.

J.D: Enteresan bir yer. Türkiye’yi özellikle tarihi zenginliğinden dolayı seviyorum; Medeniyetin doğduğu yer. Tamamen farklı bir kültür, sıcak ve misafirperver.

Art ve Craft online dükkandan ve Instagram ve Facebook hesaplarımdan ulaşabilirsiniz.

Jno Didrickson kimdir?

Jno Didrickson 1975 yılında Alaska’nın başkenti Juneau’da doğdu. Kendisi, kültürünün anaerkil yapısı nedeniyle annesi gibi Luk’naxadi (Kuzgun – Koho somonu) klanından bir Tlingit yerlisidir. Babası da yine Tlingit kabilesine ait Deisheetan (Kuzgun – Kunduz) klanındandır. Jno’nun yerli sanatına ilgisi çok erken yaşlarda başlamış, halasının ve diğer oyma ustalarının çalışmalarını izleyerek kendi kendini geliştirmiştir.

Eski desenleri çalışarak özgün çalışmalarında geleneksele bağlı kalma çabası içindedir. Ağaç dışında el oyması takılar da yapmaktadır. Didrickson, Türk eşi dolayısıyla Türkiye’de yaşamaktadır. Didrickson kendi kültürünü doğru tanıtmak amacıyla 2008-2010 yılları arasında ABD Büyükelçiliği ve ABD Başkonsolosluğu desteğiyle Türkiye’de farklı şehirlerde sergiler açmıştır.

Okumaya devam et

Yaşam

Yaş 23 Yolun Başı: Kritik Kararların, Koca Koca Belirsizliklerin ve Zor Zamanların Yılı

Genç, yaşlı herkesin 23 yaşın hayatlarının en kritik yılı olduğu konusunda hemfikir olmasının nedeni nedir? 23 yaş, her yönüyle oldukça zorlu bir yaş. Kendimiz, çevremiz ve geleceğimiz için yaşanacak olan değişikliklerin kıyısında olduğumuz, aynı zamanda da bu kıyıdan kendimizi binlerce kilometre uzakta hissettiğimiz bir yaş 23 yaş.
Çeyrek yaşımıza doğru tüm hızımızla yaklaşırken bir yandan hala çocuk gibi hissettiğimiz, bir yandan da artık bir yetişkin olmanın tüm sorumluluklarını alma vaktimizin geldiğinin farkında olduğumuz 23 yaş, birçoğumuz için telaşlı ancak bir o kadar da aydınlatıcı ve fırsatlarla dolu bir yıl olabilir.
23. yaşın temelini oluşturan birtakım ortak duygular ve durumlar var. Bunları herkes yaşadı ve sonraki nesiller de yaşamaya devam edecek. 23. yaşın önemini en güzel şekilde vurgulayan o ortak hislere ve durumlara birlikte bakalım.

1) Yetişkin olmaya çalışan bir çocuk, çocuk kalmaya çalışan bir yetişkin.

23 yaşınıza geldiğinizde artık çocukluk döneminizi geride bıraktığınızı düşünmeniz istenebilir. Oysa içinizde hala bir çocuğun isteklerini ve hayallerini barındırıyor olabilirsiniz. Her şey 10 yıl önceki haline dönsün diye dilekler dilemiş olabilirsiniz. Kayıtsız kalmak, eğlenmek, bir şey yapmak zorunda olmamayı istemiş olabilirsiniz. Çocuk tarafınız yetişkin tarafınızı bastırmak, yetişkin tarafınız çocuk tarafınızı bastırmak için zorlu bir mücadele içerisine girmiş olabilir. Bunu İki farklı dönemin bir araya geldiği bir fırsat yaşı olarak düşünebilirsiniz. Yetişkin hayatınızın getirdiği ayrıcalıklardan faydalanırken çocuk tarafınızı yaşamanızda hiçbir sakınca yok.

2) İlkokul birinci sınıfa yeniden, hem de dönem ortasında başlamış gibisiniz.

Üniversitedeki son yılınızı hatırlayın. Tüm gücün sizde olduğunu hissetmemiş miydiniz? Kampüs sizden sorulurdu, birinci sınıfların gıptayla baktığı siz olurdunuz. Üniversitenin son yılıydı, kimse sizi yıkamazdı! Sonra mezun oldunuz. İlk işinize başladınız. Bir anda yeni bir okula en baştan başlamış gibi hissetmeniz çok normal. Artık kampüsün en eskilerinden değilsiniz, artık sizden çok daha kıdemlilerle birliktesiniz. Bu süreç beraberinde eşsiz deneyimler getirecek. Genç, dinamik ve öğrenmeye çok açık olduğunuz bu yaşta bu deneyimleri yaşamak size harika fırsatlar sunacak.

3) Her gün sosyal medyada yaşıtınız birinin dünyayı değiştirdiğini görüyorsunuz.

“23 yaşında milyoner! 23 yaşında dengeleri değiştirdi! 23 yaşında dünyanın en başarılı girişimcisi oldu!” Kendinizi sorgulamanıza yol açabilecek her şey daha da sinir bozucu hale gelebilir. Bütün bu haberleri okuyup LinkedIn’deki pozisyonunuzda hala Stajyer yazıyor olması sizi üzebilir. Ama unutmayın, herkesin hayat saati farklı işler. 23 yaşında dünyayı değiştirmemiş olabilirsiniz ancak bundan 10 yıl sonra hayatınızın nasıl olacağını nereden bilebilirsiniz? Belki de dünyanın en şanslı, en mutlu insanı olduğunuzu düşüneceksiniz. Önemli olan, bu kritik dönemde kendinizi başkalarıyla karşılaştırma hatasına kapılmadan gelişmeye devam etmek!

4) Kim olduğunuzu, neden burada olduğunuzu bulmaya kafanızı takmış olabilirsiniz.

“Hayat amacı” konseptine kendinizi fazla kaptırarak her hamlenizin sizi olmanız gereken kişiye yaklaştırıp yaklaştırmayacağı konusunda endişelenmekten kendinizi alamıyor olabilirsiniz. Kendini anlamaya çalışmak elbette çok değerli fakat kendinizi tanımanıza, kendinizi anlamanıza yardımcı olacak en değerli şey deneyimlerdir. Deneyimlerle dolduracağınız 23. yaşınız size hayatta ne olmak istediğinize, nerede olmak istediğinize dair kişisel keşifler sunacak.

5) Beyniniz gelişimini neredeyse tamamladı.

Duygusal kontrol ve üst düzey bilişsel işlevlerle ilgili bölgeler olan prefrontal korteksiniz ve serebellumunuz tamamen olgunlaşırken, beyninizdeki diğer bölgeler de zihinsel zirveye artık neredeyse ulaşmış durumda. 23 yaşınızı, bir daha asla şimdi hissettiğiniz gibi hissetmemek ve şimdi düşündüğünüz gibi düşünmemek üzere terk edeceksiniz.

6) Sonsuz olasılıklar sizi bekliyor.

Hayatınız, düşünceleriniz ve hisleriniz genel olarak 30’larınıza doğru yaklaşırken daha anlamlı ve daha oturaklı hale gelmeye başlıyor. 23 yaşınızın ardından kutlayacağınız çeyrek asrınız ve ardından gelecek olan yıllar önünüze daha önce hiç açılmamış kapıları açmak, ayağınıza daha önce hayalini bile kurmadığınız fırsatları getirmek için sabırla bekliyor.
İşte onlardan biri!

Gerçek Tecrübe Odaklı Liderlik Serüveni , fark yaratan liderlerin 20’li yaşlarındaki ilham verici hikayeleriyle 8 Nisan’da başlıyor.

Zirve, akademi, kamp ve saha projeleriyle 1 yıl sürecek programın bir parçası olmak istersen, detaylı bilgiye  ulaşabilirsin.

Okumaya devam et

Yaşam

İyi Bir Amaca Hizmet Etmesi Gerekirken Takıntıya Dönüşen Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam Akımı: Wellness

Modern yaşamda hemen her akım ‘moda’ haline gelip evrenselleşebiliyor. İnsan hayatını kolaylaştırıp iyileştirmek, ona hizmet etmek gibi olumlu amaçlarla doğan birçok aktivite, yalnızlığını ve mutsuzluğunu gidermek için araç olarak bu aktiviteleri kullanan ve bu yönelimi abartarak takıntı haline getiren toplumlar tarafından zararlı bir hale getiriliyor.
 “Wellness” yani “iyi olmak” kavramı da bu masum başlayıp giderek amacından sapan akımlardan biri.

21. yüzyıl bütün bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yanısıra insanlığa bütün zihinsel yapımızı tümden değiştirecek bir hediye daha verdi: bireysellik.

Özellikle Avrupa kültüründe daha sağlam temeller bulan ve gelişme gösteren bireysellik küresel bir temel halini alarak sorgulanamaz bir gerçekliğe dönüştü. Yalnız kalmak, kendi kararlarını vermek, canının istediği şekilde hareket etmek, kendini ve hayat amacını keşfetmek gibi bizi özgürleştiren eylemler bireyselliğin getirileridir.
Bir noktadan sonra hayatına yön vermeye çalışan, bir anlam arayan, içinde bulunduğu boşluktan çıkmak isteyen ve istediğini felsefe ve düşünce eylemlerinde bulamayan bazı insanlar bireyselleşmenin onlara söylediği temel kurallardan birine döndüler:

“Sen hayattaki en önemli ve en değerli şeysin.”

Tüm enerjilerini kendilerine adayan kişiler sağlıklı vücut ve zihin, kaliteli yaşam, iyi olma hali gibi olumlu getirileri hayat felsefesi haline getirdi. Ancak bilmedikleri, bundan kazancı olan tek şeyin kendi vücut veya zihinleri değil, her zamanki gibi kapitalist düzenin ta kendisi olduğuydu.


Maaşını ay sonuna kadar yetiştirmekte zorlanan orta sınıf mensupları, tadından nefret etmelerine rağmen sabah kahvaltıda yemek için para verdikleri avokadoları bir lüks olarak değil, bir zorunluluk olarak görmeye başladı.

Ekmek yemek ise kabul edilemez ve son derece sağlıksız görüldü. Her sabah 2 kilometre yürüyüş yapılmalı, mutlaka son moda spor kıyafetleriyle pahalı bir yoga sınıfına gidilmeliydi.
 Haracanacak gereksiz paralara rağmen bunlar ihtiyaç olarak görüldü. Öğle yemeğinde kocaman bir tabak salata, Instagram’da paylaşılacak şekilde havalı bir fotoğrafı çekildikten sonra gönülsüzce yenmeliydi.
 Ara öğün olarak da son moda egzotik bitki kuruları ve medyaya göre “kanseri önleyen”, “30 yaş gençleştiren”, “saçları uzatan” atıştırmalıklara paralar döküldü. 40 yaşına gelmek yaşlanmak demekti, bu kabul edilemezdi ve müdahale gerekliydi; binlerce liralık “kırışıklık karşıtı kremler” ihtiyaç haline geldi.
Bütün bu mecburi ritüelleri yerine getirmeyen; ülkemiz coğrafyasında yetişen meyve ve sebzeleri yiyen, spor salonuna gitmek yerine sahilde yürüyen, yaşam koçuna gerek uymayan, arada bir kendini kötü hissetmeyi normal karşılayan, bazen canı makyaj yapmak veya süslenmek istemeyen kişiler ise sorumsuz, depresif, bakımsız, mutsuz kabul edildi.


Bütün bu tiyatronun arka mekanizmasında son yüzyılda içimize işleyen kronik bir endişe yatıyor: Hastalanma korkusu.

İnsanlığın tüm içgüdülerini yönlendiren ölümsüz olma, kök salma ihtiyacı, modern dünyanın getirdiği sağlıksız çevre ve hastalık olasılıklarıyla sarsıldı.
Yüzyıllardır ortalama 30-40 yıl yaşayan insanlar bilimsel gelişmeler, keşfedilen tedavi ve ilaçlar sayesinde 85-90 yıla kadar yaşayabiliyor.
Bu da bilinçaltımıza şunu söylüyor: Daha fazlasını yapabiliriz. Ölümsüz olmak, asla hastalanmayacak ve asla zayıflamayacak olmak varken neden sadece 90 yıl yaşamakla yetinelim?


Bunu başarmak için gereken şey basitti. Gittikçe daha yenilmez, sağlıklı, sarsılmaz ve güçlü hale getirilen insan vücudu.

Sosyal medyada sürekli maruz kaldığımız fitness, sağlık ve güç imgeleri; bize bu vücudu sağlayabilecek yiyecek, ilaç ve diğer tüm ürünlerle birleşti.
Sosyal medya ve kapitalizm, imkansız bir ‘süper insan’ yaratmak için güçlerini birleştirdi. Oysa bu anlamsız uğraş insan zihnini en çok ve en derinden tüketen etkenlerden biriydi.
Wellness yani iyi yaşam takıntısı olan kişiler, hayatlarını her gün daha da değersiz ve yetersiz görmeye, sürekli daha fazlasını istemeye ve en önemlisi bu takıntılarını başkalarına yansıtarak onların da sağlığını bozmaya yatkındırlar.
Üstelik bu takıntı kişinin kendisi ve çevresi tarafından masum bir sağlıklı yaşama alışkanlığı olarak kabul edildiği için teşhis ve tedaviyi sürekli erteleyerek kişinin durumunun ağırlaşmasına da sebep oluyor.
Sonuç olarak sağlıklı beslenmek, spor yapmak, meditasyon ve kendinize değer vermek hayat kalitenizi oldukça artırıyor, ancak bu endişenin aklınızı ele geçirmesine izin vermek, kontrolü sağlıklı yaşama takıntınıza teslim etmek zihin sağlığınız için oldukça yıkıcı sonuçlar doğuruyor.

Okumaya devam et

Trending

Copyright © 2020 GizliSoru.Com