Bizimle iletişime geçin

Sağlık

Malnütrisyon Nedir? Belirtileri ve Çeşitleri

Malnütrisyon Nedir? Belirtileri ve Çeşitleri

Yetersiz beslenme anlamına gelen malnütrisyon, gıda alımı ile vücudun enerji ve besin ihtiyacı arasında bir dengesizlik olduğunda ortaya çıkar. Özellikle yaşlılarda görülen bu durum, akut veya kronik hastalıklarda gelişebilir. Olası nedenler, tümör hastalıkları, depresyon, sosyal izolasyon, çiğneme ve yutma problemlerine kadar uzanmaktadır…

Temel olarak, ilgili kişi besin açısından ihtiyaç duyduğundan daha az gıda tükettiğinde, her zaman yetersiz beslenme söz konusudur. Malnütrisyon olarak adlandırılan bu durum, yetersiz beslenmenin yanı sıra vücudun besinleri kullanımı bozulduğunda da görülebilir.

Makaleye Genel Bakış

  • Malnütrisyon Nedir?
  • Malnütrisyon Çeşitleri
  • Malnütrisyon Belirtileri
  • Malnütrisyon Nedenleri ve Risk Faktörleri
    • İştah Kaybı (Anoreksi)
    • Yutma ve Geçiş Bozuklukları
    • Çiğneme ve Yutma Bozuklukları
    • Tat ve Koku Alma Duyusundaki Değişiklikler
    • Yiyecekleri Sindirme Sorunları (Dispepsi)
    • Besinlerin Emilimi ile İlgili Sorunlar (Malabsorpsiyon)
    • İlaç Tedavisi
    • Diğer Faktörler

Malnütrisyon Nedir?

Malnütrisyon (yetersiz beslenme), bir kişinin enerji, protein ve diğer besin ihtiyaçlarını gıda yoluyla yeterince karşılayamaması durumunda ortaya çıkar. Bu, besin tedariki ile vücudun besin ihtiyacı arasındaki dengeyi bozar. Bozulan denge de vücuttaki maddelerin kontrolsüz bir şekilde parçalanmasına yol açar.

Özellikle ciddi akut veya kronik hastalıklarda tıbbi açıdan uygun bir yetersiz beslenmenin gelişme riski vardır. Ancak sürekli stresli veya stresli durumlarda bile beslenme durumu kötüleşebilir. Yaşlı insanlar özellikle risk altındadır. İştah azalması, tat değişiklikleri veya yaşla birlikte ortaya çıkan çiğneme ve yutma sorunları, malnütrisyonun en yaygın nedenleridir.

Hastalıkla ilişkili malnütrisyon, kronik hastalıkları olan bireylerde yaygın bir olgudur. Birçok yaşlı insan, iştah, koku ve tat azalması veya çeşitli diş ya da ağız sorunları nedeniyle daha az yemek yer. Ayrıca hastanede uzun süre yatışlar da bunda bir rol oynayabilir. Araştırmalar, yaşlıların çoğunun hastane yemeklerinin yarısından daha azını yediğini göstermektedir.

Malnütrisyon Çeşitleri

Uzmanlar, hastalık durumunda gıda alımının tıbbi tedavinin önemli bir parçası olarak görülmesi gerektiğine inanmaktadır. İyi beslenme, başarılı bir rehabilitasyon ve çeşitli sekellerden (hastalıklardan kalan doku bozuklukları) kaçınmak için bir ön koşuldur.

Yetersiz beslenme nedeniyle aşırı kilo verilirse, iç organlar ve bağışıklık sistemi de olumsuz etkilenir. Doktorlar, böyle durumlarda iki yetersiz beslenme biçimi arasında ayrım yapar:

  • Nicel yetersiz beslenme: Birçok yaşlı insan, niceliksel yetersiz beslenmeden muzdariptir. Artık vücutlarına gıda yoluyla yeterli kaloriyi sağlayamazlar. Bu da kilo kaybına, halsizliğe ve enfeksiyona yatkınlığa yol açabilir.
  • Nitel yetersiz beslenme: Proteinler, vitaminler, mineraller ve eser elementler gibi önemli yaşamsal maddeler yetersiz emilirse, vücudun bilişsel, psikolojik ve motor düzeydeki işlevler azalır. Yani gerekli gıdalar olamadan vücudun işleyişi bozulur, vücut hastalıklara karşı daha duyarlı hale gelir ve bağışıklık sistemi giderek zayıflar. Bu yetersiz beslenme biçimi genellikle yavaş gerçekleşir ve hemen fark edilmez.

Malnütrisyon Belirtileri

Yetersiz beslenme birçok sorunla kendini gösterebilir. Çeşitli besinler vücutta sayısız önemli işlevi yerine getirir. Bunların alımında uzun süreli bir eksiklik söz konusuysa, kişide farklı belirtiler ortaya çıkabilir. Örneğin karbonhidrat eksikliği, baş ağrılarını, dolaşım problemlerini, zayıf konsantrasyon ve görme bozukluklarını tetikleyebilir. 

Proteinlerdeki bir eksiklik bağışıklık sistemini zayıflatır, hastalıkların iyileşme süresini geciktirir ve kas kütlesinde azalmaya yol açar. Demir eksikliği, uzun vadede soluk cilt, kalıcı yorgunluk ve bitkinlik ile tanınan anemiye yol açar. Bu nedenle, aile üyelerinden biri kısa sürede kilo verirse, yiyecek alımı açıkça zorlaşırsa veya iştahı önemli ölçüde düşerse uyarılmalıdır. Bağırsak şikayetleri veya kusma ve ishal nedeniyle yüksek miktarda besin kaybı varsa da özel dikkat gösterilmelidir.

Semptomların kapsamı ve malnütrisyonun sonuçları, büyük ölçüde yetersiz beslenmenin ne kadar şiddetli olduğuna bağlıdır. Hafif bir yetersiz beslenme, genellikle yalnızca zayıflık, yorgunluk, iştahsızlık ve dikkat eksikliği gibi spesifik olmayan semptomları tetikler. Öte yandan uzun süredir devam eden veya ciddi bir yetersiz beslenme, daha net ve daha ciddi sonuçlara sahip olabilir ve önemli organ işlevlerini bozabilir.

Malnütrisyon (yetersiz beslenme) aşağıdaki sonuçlara yol açabilir:

  • Genel zayıflık
  • Tükenmişlik
  • İskelet kaslarının parçalanması
  • Kas gücü kaybı
  • Hareketler sırasındaki bozukluklar
  • Düşme ve kırık kemik riskinde artış
  • Kalp kası kütlesinde ve pompalama gücünde azalma
  • Kardiyak aritmiler
  • Daha zayıf ve daha kısa nefeslerle solunum kaslarında azalma
  • Zayıflamış bağışıklık sistemi ve dolayısıyla enfeksiyonlara karşı artan duyarlılık
  • Yara iyileşmelerinin gecikmesi
  • Nörolojik bozukluklar
  • Bunama

Malnütrisyon Nedenleri ve Risk Faktörleri

Yaşlıların yetersiz beslenmesinin nedeni çeşitli faktörlerle ilişkilidir. Bireysel durumlarda, malnütrisyon genellikle tek bir faktöre değil, birkaçına dayanır. Yaşlılığın yan etkilerine ek olarak, kişisel bağlam, mevcut hastalıklar ve akut ameliyatlar önemli rol oynamaktadır. Yaşlılıkta yetersiz beslenmenin en yaygın nedenleri şunlardır:

İştah Kaybı (Anoreksi)

Kronik veya ciddi hastalıkları olan birçok insanın iştahı azdır ve bu nedenle az yemek yerler. Bu da uzun vadede yetersiz beslenmeye yol açar. Ciddi enfeksiyonlar (tüberküloz veya HIV gibi), tümör hastalıkları ve otoimmün hastalıklar örnek olarak gösterilebilir. Bu hastalıklarla ilişkili zihinsel stres, kaygı ve depresyon da iştah üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Ayrıca erken oluşan tokluk hissi, tat ve koku alma duyusundaki değişiklikler de bunda rol oynayabilir.

Yutma ve Geçiş Bozuklukları

Gastrointestinal sistemden yiyecekleri hareket ettirme sorunları, yetersiz beslenmenin bir başka olası nedenidir. Bu tür sorunlar kronik daralma (stenoz) ile ortaya çıkan ince bağırsak ve Crohn hastalığıdır. Yemek borusu veya mide gibi bölgelerde oluşan kötü huylu bir tümörün neden olduğu daralma, yemek yemeyi zorlaştırabilir ve dolayısıyla yetersiz beslenmeye neden olabilir.

Bu tür tümörler bir yandan mekanik bir engel haline gelebilirken, diğer yandan sindirim sisteminin hareketliliğini de engelleyebilirler. Bu durum, örneğin pankreas kanserinde olduğu gibi, kanserle ilişkili olarak mide veya yemek borusunun çıkarılmasından sonra da meydana gelebilir.

Çiğneme ve Yutma Bozuklukları

Diş sorunları, mantar enfeksiyonları (pamukçuk) ve ağız ülserleri gibi bazı durumlar çiğnemeyi o kadar zorlaştırabilir ki etkilenenler yemek yemekten kaçınırlar. Ayrıca ağız kuruluğu (ilaçlar veya tükürük bezi hastalığı sonucu), çiğneme ve yutmada sorunlara neden olabilir. Ek olarak, felçli hastalarda sıklıkla yetersiz beslenmeye katkıda bulunabilecek yutma bozuklukları vardır.

Tat ve Koku Alma Duyusundaki Değişiklikler

Kişide tat ve koku alma duyusu bozulursa, bu genellikle iştahı da etkiler. Etkilenenler çok az besin tüketir ve bu da uzun vadede yetersiz beslenmeye neden olur. Yaşlılık, virüs veya tümör hastalıkları, tat ve koku alma duyusunda meydana gelen değişikliklerin olası nedenleri arasındadır.

Yiyecekleri Sindirme Sorunları (Dispepsi)

Alınan besinlerin kullanılabilmesi için vücudun önce bunları küçük parçalara ayırması gerekir. Bu, diğer şeylerin yanı sıra hazımsızlık gibi çeşitli sindirim sorunlarını beraberinde gerektirir. Ayrıca kronik inflamasyon (pankreatit) veya kanser (pankreas karsinomu) durumunda, pankreas salgısı eksiktir ve bu da gıdanın vücut tarafından kullanımını bozar. Bu nedenle, yeterli besin tüketilse bile malnütrisyon gelişebilir.

Aynı şey, vücudun safra asidini aşırı derecede kaybetmesi ve böylece artık sindirim için uygun olmaması durumunda da ortaya çıkabilir. Böyle bir safra asidi kaybı sendromu, Crohn hastalığı olan kişilerde ince bağırsağın (terminal ileum) son bölümünün çıkarılması gerektiğinde ortaya çıkar.

Besinlerin Emilimi ile İlgili Sorunlar (Malabsorpsiyon)

Mide ve ince bağırsakta meydana gelen çeşitli hastalıklar, besinlerin emilimini bozabilir ve yeterli gıda alımına rağmen malnütrisyon gelişebilir. Atrofik gastrit ve çölyak hastalığı bunlara örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca ince bağırsağın büyük bir bölümünün hastalık nedeniyle alınması da emilim bozukluğu ile sonuçlanabilir.

İlaç Tedavisi

Bazı ilaçların kullanımı da yetersiz beslenmeye neden olabilir. Örneğin iştahsızlık, antibiyotiklerin, sakinleştiricilerin, trisiklik antidepresanların, opiyatların (güçlü ağrı kesiciler) ve digoksinin (kalp ilaçları) bir yan etkisi olabilir. 

Tat değişikliğine genellikle ağrı kesiciler (analjezikler), diyabet ilaçları (antidiyabetik ilaçlar), yüksek tansiyon ilaçları (antihipertansif ilaçlar), sitostatikler (kanser ilaçları), bazı antibiyotikler (penisilin, markolidler) veya psikotrop ilaçlar (zihinsel hastalıklara karşı ilaçlar) neden olur.

Ağız kuruluğu ise sakinleştiriciler (sakinleştiriciler), Parkinson ilaçları, antidepresanlar, beta blokerler (kardiyovasküler ilaçlar), alerji ilaçları (antihistaminikler) veya diüretikler ile yapılan tedavinin sonucudur.

Ayrıca birçok sitostatik, opiyat, antibiyotik, yüksek tansiyon ilaçları, antidepresanlar ve antifungal ajanlar, gıda alımını etkileyen mide bulantısına neden olur. Bu tür ilaçların yan etkileri, uzun vadede yetersiz beslenmeye katkıda bulunabilir.

Diğer Faktörler

Sosyal izolasyon, yalnızlık, yoksulluk veya keder gibi faktörler, birçok yaşlı insanda yetersiz beslenme gelişmesine yol açabilir. Örneğin kişinin hayat arkadaşı ölürse, yemeği seçme ve hazırlama motivasyonu düşer. Sonuç, tek taraflı veya düzensiz gıda alımıdır. Felç veya başka bir hastalığın sonucu olarak kişinin hareket kabiliyetini kaybetmesi de bunda bir rol oynar. Alışveriş yapmayı ve yemek hazırlamayı zor bulanlar, genellikle yiyecek alımını ihmal ederler.

Duyusal algının azalmasına bağlı açlık ve tokluk düzenlemesindeki değişiklikler gibi sık görülen yaş değişiklikleri de yetersiz beslenmenin gelişmesinde rol oynayabilir. Aynı şey artan unutkanlık, kafa karışıklığı ve bunama için de geçerlidir. Bazı yaşlı hastalar yemek yemeyi unutabilirler.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sağlık

Trombotik Trombositopenik Purpura (TTP) Hastalığı

Trombotik Trombositopenik Purpura (TTP) Hastalığı

Kısaltması TTP olan trombotik trombositopenik purpura, kan pıhtılarının oluştuğu, özellikle beyin, böbrek ve kalpteki en küçük kan damarlarını tıkayabilen, ciddi organ hasarına yol açabilen, çok nadir görülen ve yaşamı tehdit eden bir kan pıhtılaşma bozukluğudur…

Makaleye Genel Bakış

  • TTP Hastalığı Nedir?
    • Görülme Sıklığı
  • TTP Hastalığı Belirtileri
  • TTP Hastalığının Nedenleri
  • TTP Hastalığının Teşhisi
  • TTP Hastalığının Tedavisi

TTP Hastalığı Nedir?

Trombotik trombositopenik purpura (TTP), özellikle beyinde, kalpte ve böbreklerde en küçük kan damarlarını tıkayan, böylece kan pıhtılarının oluştuğu çok nadir görülen ve yaşamı tehdit eden bir hastalıktır. Oluşması durumunda, kişide ciddi organ hasarı meydana gelebilir.

Çoğu durumda, otoantikorların, yani vücudun kendi dokusuna yönelik antikorların kanın pıhtılaşmasında önemli bir enzime saldırdığı otoimmün bir hastalıktır.

TTP’nin klinik tablosu, kandaki trombosit sayısında azalma, kırmızı kan hücrelerinin yıkımı (hemoliz) nedeniyle düşük hemoglobin değeri (Hb değeri) ve küçük damarlarda sayısız küçük pıhtı ile karakterizedir. Hızlı teşhis önemlidir. Hastalık zamanında tespit edilirse, kan plazması değiştirilerek etkili bir şekilde tedavi edilebilir. (Kaynak)

Görülme Sıklığı

Trombotik trombositopenik purpura çok nadir görülen bir hastalıktır. Ortalama olarak, her yıl milyon kişi başına yaklaşık 3 ila 7 kişi TTP geliştirir. Hastalık en sık 30 ila 40 yaşları arasında görülür. Ortalama olarak, kadınlar erkeklerden daha sık etkilenir. İstatistiksel olarak konuşursak, Afrika kökenli insanların ve hamile kadınların hastalığa yakalanma olasılığı daha yüksektir.

TTP Hastalığı Belirtileri

Kan pıhtıları farklı organlarda oluşabileceğinden, semptomlar büyük ölçüde değişir. Ortaya çıkan şikayetlerin ortak noktaları, etkilenenlerin ciddi şekilde hasta olmaları ve hastaneye kaldırılmaları gerektiğidir.

Trombotik trombositopenik purpura ile aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir:

  • Kan pıhtıları nedeniyle bağırsaklarda veya midede kan akışı bozulursa mide ağrısı, karın ağrısı ve muhtemelen kusma meydana gelir.
  • Böbrekler etkilenirse, akut böbrek yetmezliği oluşabilir.
  • Kalp etkilenirse, anormal kalp ritimleri veya göğüs sıkışması yaşanabilir.
  • Ciltte yamalı, küçük kanamalar da olabilir. Derideki mor lekeler hastalığa adını verir.
  • Beyne giden kan akışı bozulduğunda, felce benzer semptomlar ortaya çıkabilir.
  • Hastalık ayrıca kırmızı kan hücrelerini (eritrositler) de yok ederek anemiye neden olur. Buna hemolitik anemi denir. Semptomlar anemi ile uyumlu halsizlik ve yorgunluktur.

TTP Hastalığının Nedenleri

Hemolitik üremik sendrom (HÜS) gibi, trombotik trombositopenik purpura da trombotik mikroanjiyopati olarak adlandırılır. Küçük kan pıhtılarının oluşumu en küçük kan damarlarındaki kan akışını bozarak, oksijen eksikliğinden dolayı damarların beslediği dokuya zarar verir. Eritrositler (kırmızı kan hücreleri) de damar tıkanıklıklarından mekanik olarak zarar görür.

Mevcut bilgilere göre, TTP’ye çinko proteaz ADAMTS13’teki bir kusur neden olur. Bu çinko proteaz normalde kanın pıhtılaşmasında önemli bir rol oynayan von Willebrand faktörünü böler. ADAMTS13 proteaz aktivitesi doğal seviyesinin yüzde 10’unun altına düştüğünde, vücudun en küçük damarlarında kan pıhtıları oluşur, onları tıkar ve dokulara yetersiz oksijen verilmesine neden olur.

Mevcut bir genetik yatkınlık durumunda, ADAMTS13 proteazındaki bir eksikliğe ek bir tetikleyici faktör (örneğin bir enfeksiyon) neden olabilir. Ek olarak eksiklik, vücudun kendi bağışıklık sisteminin ADAMTS13 proteazına karşı antikorlar oluşturduğu bir otoimmün hastalığın sonucu olabilir.

Şimdiye kadar, farklı TTP biçimlerinin genel olarak tanınan bir sınıflandırması yoktur. Bununla birlikte, genellikle idiyopatik, ikincil ve ailesel TTP arasında bir ayrım yapılır:

  • İdiyopatik TTP: İdiyopatik TTP durumunda, hastalık için doğrudan bir tetikleyici tanımlanamaz. Çoğu TTP hastalığı vakasında durum budur. Bununla birlikte, bunun çinko proteaz ADAMTS13’e veya trombositlerin yüzeyindeki spesifik bir proteine ​​karşı antikorların geliştiği bir otoimmün hastalık olduğundan şüphelenilmektedir.
  • İkincil TTP: Vakaların yaklaşık yüzde 15’inde belirli bir tetikleyici faktör tanımlanabilir. Örnekler arasında hamilelik, kemik iliği nakli, bulaşıcı hastalıklar (HIV, bartonelloz), kanser (mide adenokarsinom), otoimmün hastalıklar (sistemik lupus eritematozus) ve bazı ilaçlardır (siklosporin, ovulasyon inhibitörleri, mitomisin).
  • Ailesel TTP: Ailesel TTP’nin (Upshaw-Schulman sendromu olarak da adlandırılır) nedeni, ADAMTS13 genindeki genetik bir kusurdur. Bu gen, ADAMTS13 çinko proteazının üretiminde önemli bir rol oynar. Bu genin otozomal resesif bir şekilde kalıtılan yaklaşık 40 farklı mutasyonu bilinmektedir. Ailesel TTP doğumdan kısa bir süre sonra fark edilir hale gelir ancak semptomların şiddeti büyük ölçüde değişir. Bu nedenle, bazı hastalar hayatlarının geri kalanında hastalıklarını fark etmezler. Bununla birlikte, bazı hastalar ömür boyu tedavi gerektirir. Akut bir TTP atağı geçirme riski ateş, ishal, enfeksiyonlar, hamilelik ve cerrahi müdahalelerle artar.

TTP Hastalığının Teşhisi

Anamnez (tıbbi görüşme), hastada akut TTP alevlenmesini tetikleyebilecek belirli risk faktörlerinin (örn. enfeksiyonlar, ateş) bulunup bulunmadığı hakkında bilgi sağlar. Ayrıca herhangi bir nörolojik semptomu belirlemek için fizik muayene yapılır ve nörolojik durum kaydedilir.

Kan testleri genellikle trombositopeni (kan trombositlerinin eksikliği) ve anemiyi ortaya çıkarır. Periferik kan yayma testinde, tıkanmış kılcal damarlar nedeniyle eritrositlerde mekanik hasar olduğunu gösteren sözde fragmanositler tespit edilebilir.

Kan plazmasındaki von Willebrand faktörünün jel elektroforetik multimer analizi kullanılarak, ADAMTS13 proteazın azalmış aktivitesi saptanabilir. Ailesel TTP’den şüphelenilmesi durumunda, gerekirse genetik bir testle doğrulanabilir.

TTP Hastalığının Tedavisi

Akut bir trombotik trombositopenik purpura atağı, acil müdahale gerektiren yaşamı tehdit eden bir durumdur. En başarılı tedavi, hastaya bir donörden kan plazmasının verildiği plazmaferezdir. Sonuç olarak, eksik ADAMTS13 proteazı hastanın kanına verilir. Vakaların yüzde 90 kadarında bu tedavi, akut alevlenmenin azalmasına neden olur.

Plazma birkaç kez değiştirilir ve ek ilaçlar da uygulanabilir. O sırada alınan ancak TTP’yi tetikleyebileceğinden şüphelenilen ilaçlar kesilir. Bu işlem bu nedenle ortalama iki ila üç saat sürebilir ve normalde çok nadiren istenmeyen yan etkilere sahiptir. Enfeksiyon gibi altta yatan bir hastalık varsa bu da tedavi edilir.

Bu tedaviden sonra trombosit sayısı 6 ay boyunca laboratuvarda düzenli olarak analiz edilecektir. Bir nüksetme şüphesi varsa, tedaviye hızla devam edilebilir. Kronik ise, uzman dalağın cerrahi olarak çıkarılmasını önerebilir. Sonuç olarak, eksik dalağın bağışıklık sonuçlarını telafi etmek için pnömokok, meningokok ve Haemophilus influenzae B’ye karşı aşılar yapılır.

Vücudun bağışıklık sistemi, glukokortikoidlerin yardımıyla bastırılabilir. Bu da ADAMTS13 proteazına karşı otoantikorları olan hastalarda semptomlarda iyileşmeye yol açar. Ek olarak, antikor üreten B hücreleri üzerinde etkili olan monoklonal antikor rituksimabın uygulanması, ADAMTS13 proteazına karşı antikor üretimini azaltabilir.

Okumaya devam et

Sağlık

Akela Forte Jel Ne İşe Yarar, Nasıl Kullanılır?

Akela Forte Jel Ne İşe Yarar, Nasıl Kullanılır?

Akela Forte Jel, sivilce tedavisinde kullanılan şeffaf renkli topikal bir ilaçtır. Bir tür antibiyotik olan jelin etkin maddesi eritromisin, sivilce ve aknelere neden olan bakterileri öldürerek çalışır.

Makaleye Genel Bakış

  • Akela Forte %4 Jel Nedir, Ne İçin Kullanılır?
    • Eritromisin nasıl çalışır?
  • Akela Forte Jel Nasıl Kullanılır?
  • Akela Forte Jel Yan Etkileri
  • Bu İlacın Sivilceleri Yok Etmesi Ne Kadar Sürer?
    • Eritromisin sivilce için tek seçeneğim mi?
  • Hamilelik ve Emzirme Döneminde Akela Forte Jel

Akela Forte %4 Jel Nedir, Ne İçin Kullanılır?

Doktorunuz, Akela Forte Jel kullanmanızı önerdiyse muhtemelen bakteri kaynaklı sivilcelerden muzdarip olmalısınız. Zira, bu jelin etkin maddesi olan eritromisin, sivilce ve akne oluşumunda çoğu zaman birincil suçlu olan bakterileri öldürmek için kullanılan bir tür antibiyotiktir. Tek başına veya sivilce için cilde uygulanan ya da ağızdan alınan bir veya daha fazla ilaçla birlikte kullanılabilir.

Eritromisin nasıl çalışır?

Eritromisin, makrolitler grubuna giren bir tür antibiyotiktir. Bu antibiyotik, iltihaplı sivilcelerin birincil suçlusu olan bakteri türü propionibacterium acnes’e saldırarak çalışır. Yaygın bir bakteri türü olan p. acnes, ciltteki yağ bezlerinin ürettiği sebumla beslenir. Yağ bezlerini tahriş eden, iltihaplandıran ve lekelere neden olan atık ürünlerle birlikte yağ asitleri üretir. Eritromisin, bakteri sayılarını kontrol altına alarak yağ bezlerinin iltihaplanmasını önler ve cildin iyileşmesini sağlar.

Sonuç olarak, Akela Forte %4 Jel, içeriğindeki eritromisin sayesinde sivilcelere neden olan bakterileri öldürmekle birlikte, kızarıklık ve iltihaplanmayı azaltmaya yardımcı olur.

Eritromisine ek olarak Akela sivilce jelinde bulunan diğer maddeler etanol, hidroksi propil selüloz ve bütil hidroksi toluendir.

Akela Forte Jel Nasıl Kullanılır?

Bu ilacı dermatologunuzun veya eczacınızın önerdiği şekilde kullanın. Ancak, uzman biri tarafından kullanımına yönelik bilgilendirme yapılmadıysa aşağıdaki adımları izleyin.

  • Akela Forte Jel sabah ve akşam olmak üzere günde 2 kez uygulanır.
  • Sivilceli bölge yıkanıp kurulandıktan sonra ince bir tabaka olacak şekilde nazikçe sürülür.
  • Bu jelin %2 ve %4 olan formülleri mevcuttur. Tedaviye ilk olarak %4 olan (Akela Forte %4 Jel) formülle başlanması ve 8 haftalık tedavinin sonrasında iyileşme görüldüğünde %2’lik formülle devam edilmesi önerilir.
  • Uygulama esnasında ağız, göz ve burun deliklerinin içine sürülmemeli, kazara bulaşırsa bol suyla yıkanmalıdır.
  • Birkaç haftalık kullanımla iyileşme gözlemleyebilirsiniz. Ancak, ilacın tam etkisini görmeniz için 10 ila 12 hafta kullanmanız gerekebilir ve tam bir tedavi süresi 3 ila 6 ay arasında sürebilir.
  • 3 – 4 hafta boyunca düzenli kullanmanıza rağmen sivilcelerinizde iyileşme görmüyorsanız veya daha fazla şiddetleniyorsa doktorunuzla konuşun.

Akela Forte Jel Yan Etkileri

Bu jel genellikle tıbbi müdahale gerektirmeyen hafif yan etkilerden daha fazlasına neden olmaz. İstenmeyen hafif etkilerinden bazıları, kızarıklık, kaşıntı, hafif ağrı, batma – yanma hissi, pul pul döküntü, cilt kuruluğu ve ardından yağlanmadır.

Akela Forte Jel kullanan çoğu kişide ciddi bir yan etki görülmez. Bu kremin faydalarının olası yan etki riskinden daha fazla olduğu için doktorunuz tarafından reçetelendiğini unutmayın.

Sorumluluk reddi: Mortilki.com olarak amacımız işinize yarayacak en doğru bilgileri sunmaktır. Ancak, söz konusu tıbbi tedaviler olduğunda ilaçlar herkesi farklı etkileyebileceğinden, burada yazılanların (olası yan etkiler dahil) eksiksiz olduğunu garanti edemeyiz. Bu nedenle, herhangi bir ilacın kullanımında doktorunuzun veya eczacınızın talimatlarını esas alın. Kullanmadan önce kutu içinden çıkan prospektüsü anlayarak okuduğunuzdan emin olun.

Bu İlacın Sivilceleri Yok Etmesi Ne Kadar Sürer?

Sivilcelerinizden kurtulmak için 3 ila 4 ay boyunca Akela Forte (eritromisin) veya benzer bir antibiyotik tedavisi kullanmayı beklemelisiniz. İlk haftalarda veya günlerde iyileşmeler görebilirsiniz, ancak ilacı belirtilen şekilde uygulamaya devam edin. Şiddetli akne vakalarında dört aydan fazla kullanmanız gerekebilir.

Eritromisin topikal tedavilerini 12 hafta boyunca veya doktorunuzun önerdiği süre boyunca günde 2 kez (sabah – akşam) uygulayın.

Eritromisin sivilce için tek seçeneğim mi?

Topikal olarak cilde uygulanan eritromisin sivilceler için tek başına kullanılabilen bir tedavi olsa da tek alternatifiniz değildir. Aslında, tretinoin ve eritromisinin bir arada kombinlendiği Eritretin Jel gibi daha etkili olabilecek farklı seçenekleriniz vardır. (Kaynak)

Topikal eritromisin yalnızca akneye neden olan bir faktörü hedefler; bakteriler. Cilt hücrelerinin anormal şekilde dökülmesi ve gözenek tıkanıklıklarının gelişmesi gibi akne patlamalarından sorumlu olan başka faktörler de vardır. Ancak bunlar topikal eritromisinin tam olarak ele almadığı bir şeydir.

Daha da önemlisi, antibiyotik direnci, özellikle akne için topikal antibiyotikler ve eritromisin ile ilgili büyük bir sorundur. Sivilceye neden olan bakteri ilaca alışmış ve zamanla etkisiz hale gelmiş olabilir.

Öte yandan, dermatoloğunuz Akela Forte Jel kullanmanızı önerdiyse başka arayışlara girmemeniz önemlidir. Zira, sizin için en uygun tedavinin ne olduğu konusunda en iyi bilgiye sahip olan doktorunuzdur. Sivilce dahil olmak üzere tüm sağlık sorunlarınızda size en iyi ve yalnızca doktorunuzun yardımcı olabileceğini unutmayın.

Hamilelik ve Emzirme Döneminde Akela Forte Jel

Akela Forte jelin hamile kadınlar üzerindeki etkilerini gösteren veriler yetersizdir. Bununla birlikte, gebe hayvanlar üzerinde yürütülen çalışmalarda zararlı etkiler gözlemlenmemiştir. Ancak yine de gebe kadınlarda dikkatli olunmalı ve doktor onayıyla kullanılmalıdır.

Bu jelin etkin maddesi olan eritromisinin anne sütüne geçtiği bilinmektedir. Fakat, topikal olarak anneye uygulanan jelden süte geçebilecek miktar tolere edilebilir düzeydedir ve bebek üzerinde herhangi bir olumsuzluğa neden olması beklenmemektedir. Buna rağmen, emziren anneler Akela Forte kullanmadan önce doktorlarına danışmalı, uzman onayı olmadan emzirme (laktasyon) döneminde kullanılmamalıdır.

Akela Forte içerisinde 30 gram jel bulunan alüminyum tüplerde satışa sunulur. 25 derecenin altındaki direkt güneş görmeyen serin bir yerde saklanmalı, dondurulmamalıdır.

Okumaya devam et

Sağlık

Hunter Sendromu (MPS II) Nedir?

Hunter Sendromu (MPS II) Nedir?

Hunter sendromu, kusurlu veya hatta eksik bir enzim nedeniyle belirli moleküllerin yeterince parçalanmadığı, nadir görülen kalıtsal bir metabolik hastalıktır. Hastalığın hafif ve şiddetli seyri arasında bir ayrım yapılır. Şiddetli bir seyir durumunda, zihinsel gelişimi etkileyebilecek merkezi sinir sistemi de etkilenir…

Makaleye Genel Bakış

  • Hunter Sendromunun Tanımı
  • Hunter Sendromuna Ne Sebep Olur?
  • Hunter Sendromunun Belirtileri
  • Hunter Sendromu Tedavi Edilebilir mi?
  • Hunter Sendromu Önlenebilir mi?

Hunter Sendromunun Tanımı

Mukopolisakkaridoz tip II (MPS II) olarak da bilinen Hunter sendromu, neredeyse yalnızca erkek çocukları etkileyen ve yaşamı tehdit eden kalıtsal bir hastalıktır. Vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilir ve çeşitli şikayetlere neden olabilir. Belirtiler her hasta için farklıdır. Bu nedenle, hastalığın tek bir tipik seyri yoktur.

Hunter sendromu, mukopolisakkaridozlar veya MPS hastalıkları grubuna aittir. Bir enzimin hatalı veya tamamen eksik üretimi nedeniyle, belirli metabolitler (mukopolisakkaritler veya glikozaminoglikanlar) doğru şekilde parçalanamaz.

Parçalanmayan mukopolisakkaritler hücrelerde birikir ve bu da bozukluklara ve bazen ciddi semptomlara yol açar. Birikintiler birçok farklı vücut hücresini etkileyebilir ancak çoğu zaman iskeleti, merkezi sinir sistemini, iç organları, cildi ve kalbin iç astarını etkiler. (Kaynak)

Hunter Sendromuna Ne Sebep Olur?

Hunter sendromuna X kromozomundaki bir mutasyon neden olur. İduronat-2-sülfataz enziminin sentezi için gen kusurludur. Enzim ya hiç sentezlenmez ya da sadece sınırlı bir etki ile sentezlenir. İduronat-2-sülfataz, sülfat grubunun dermatan ve heparin sülfattan ayrılmasından sorumludur.

Sağlıklı bir insanda, glikozaminoglikanlar, iduronat-2-sülfataz enzimi tarafından parçalanır. Hunter hastalığından etkilenen hastalarda, iduronat-2-sülfatazın yetersiz aktivitesi, sürekli artan glikozaminoglikan birikintilerine yol açar.

X’e bağlı kalıtım nedeniyle, neredeyse sadece erkek çocuklar bu hastalıktan etkilenir. Hunter sendromu, X kromozomundaki kusurlu bir gen yoluyla çocuğa aktarılır. Kızlar iki X kromozomuna sahiptir. Bununla birlikte, erkeklerin bir X kromozomu ve bir Y kromozomu vardır. Y kromozomunu hep oğullarına geçirdikleri için hastalık babadan oğula geçmez. Hastalıklı babaların tüm kızları, her zaman babalarının X kromozomunu aldıkları için kusurlu gen varyantının taşıyıcılarıdır.

Hunter Sendromunun Belirtileri

Hunter sendromunun belirtileri ve seyri karmaşıktır. Hastalığının belirtileri, ne kadar hızlı ilerledikleri ve ne kadar şiddetli olduklarına bağlı olarak her insan için farklıdır. Belirtilerin çoğunun yaygın çocukluk hastalıkları olduğunu bilmek önemlidir. Hunter sendromunu işaret edebilecek şey bunların birleşimidir. Tüm hastalarda tüm belirtiler görülmez ve bunlar da farklı hızlarda ilerler. Bu nedenle, hastalığın tüm hastalar için aynı olan klasik bir seyri yoktur.

Hunter sendromunun nöronopatik olmayan ve nöronopatik olan şeklinde iki tipi vardır. Her iki tipin de özelliği, genişlemiş karaciğer ve dalak, solunum yollarının tekrarlayan enfeksiyonları ve derinin kalınlaşmasıdır. Ayrıca, yüz hatlarında kabalaşma, büyüme bozuklukları ve eklem hareketlerinde kısıtlılık fark edilebilir. Hunter sendromu aynı zamanda işitme ve görme bozukluklarına da yol açabilir.

Nöronopatik seyir genellikle yaşamın 2 ila 4 yaşları arasında belirtiler gösterirken, nöronopatik olmayan daha hafif seyirde belirtiler genellikle daha sonra çocuklukta kendini göstermeye başlar.

Hunter Sendromu Tedavi Edilebilir mi?

Hunter sendromu genetik bir hastalık olduğu için nedensel bir tedavi mümkün değildir. Bazı vakalarda kök hücre nakli olasılığı mümkündür. Bir tedavinin başarısı hastadan hastaya değişir. Ayrıca şiddetine de bağlıdır. Eksik enzimin dışarıdan infüzyon yoluyla vücuda verildiği enzim replasman tedavisi de mevcuttur. Bu terapi ile normal bir yaşam beklentisi elde edilebilir. Tedavi ömür boyu sürmelidir.

Erken teşhis ve tedaviye erken başlanması ve terapinin tutarlı bir şekilde uygulanması tedavinin gidişatını olumlu yönde etkileyen önemli faktörlerdir. Ancak ileri vakalarda, terapi bazen artık umut verici değildir. Buradaki amaç semptomları hafifletmektir.

Hematopoetik kök hücre nakli veya gen tedavisi gibi yeni araştırılan tedavi biçimleri, şu anda deneysel olarak kabul edilmektedir. Hastalığın seyri hastadan hastaya çok değişkendir. Ancak hastalık tedavi edilmezse, ağır vakalarda beş yaşından önce ölüme neden olabilir. Bununla birlikte, özellikle nöronopatik olmayan Hunter sendromu türleri, enzim replasman tedavisi ve ortaya çıkan hastalığın semptomlarının tedavisi ile birlikte çok iyi bir şekilde tedavi edilebilir.

Nörolojik şikayetlerde hedefe yönelik fizyoterapi ve fiziksel aktivite genel durumu olumlu yönde etkileyebilir. Jimnastik ve yüzme gibi nazik sporlar, etkilenen uzuvların hareketliliğini korumaya veya geliştirmeye yardımcı olur. Akut kalp yetmezliği gibi tıbbi acil durumlar, Hunter sendromunda sıklıkla ortaya çıkabilir.

Sağlıklı bir yaşam tarzı ve diğer hastalarla konuşma ile desteklenen kapsamlı terapötik tedavi, hastanın yaşam kalitesini iyileştirebilir. Kural olarak, etkilenenlerin semptomlar, şikayetler, nedenler ve sonuçlar hakkında yeterince bilgi sahibi olmaları hastalıklarıyla daha iyi başa çıkmalarına yardımcı olur.

Hunter Sendromu Önlenebilir mi?

Hunter sendromunu önlemek mümkün değildir. Kalıtsal bir hastalıktır. Ailede daha önce bu hastalık vakaları ortaya çıkmışsa ve çocuk sahibi olma isteği varsa, riskin değerlendirilebilmesi için genetik danışmanlık alınmalıdır. Prenatal genetik testler de mümkündür. Hastalık zaten mevcutsa, kapsamlı muayenelerin yapılması önemlidir. Amniyotik sıvı testi ve koryon villus biyopsisi, hamilelik sırasında Hunter hastalığı geninin bebekte kusurlu olup olmadığını belirlemek için de kullanılabilir.

Okumaya devam et

Copyright © 2020 GizliSoru.Com