Bizimle iletişime geçin

Yaşam

Taner Öngür röportajı: Moğollar ve Anadolu Rock müziğinin doğuşu

Taner Öngür, Türk Rock Müziği’nin efsanevi gitaristi… Anadolu Rock ile özdeşleşmiş, yapıtlarıyla fark yaratan büyük müzisyen…

taner öngür moğollar

Taner Öngür, Türk Rock Müziği’nin efsanevi gitaristi… Anadolu Rock ile özdeşleşmiş, yapıtlarıyla fark yaratan büyük müzisyen…

Taner Öngür röportajı: Moğollar ve Anadolu Rock müziğinin doğuşu

Taner Öngür, geçen yılın Ekim ayında 43,75 ile çıkardığı ‘Water Cycle’ albümünden sonra, bu yıl Mart ayında Serap Yağız ile ortak çalışarak ‘3 Derdim Var’ albümünü yayınladı. İndigo Dergisi olarak ünlü sanatçıyla müzik dünyasına ilk girdiği yıllardan bugüne kadar geçen süre içerisinde ürettiği yapıtlar, müzik endüstrisinin sorunları, koleksiyon merakı, Anadolu Pop yılları ve son iki albümüyle ilgili olarak sizler için online röportaj yaptık.

Taner Öngür: ‘Moğollar’ olarak Hollanda’da ‘Anatolian Sun’ albümünün kaydını yaptık ve 29 Şubat’ta Türkiye’ye döndük. Hemen arkasından karantinalar başladı. O zamandan beri genellikle evdeyim. 2012 yılından beri Burgazada’da etkinlikler yaptığım ‘Cennet Bahçesi’ adlı bir yer var. Daha çok saykodelik ve progresif türde müzik yapan, başka bir yerde sahne bulamayan gruplar ile etkinlikler yapıyoruz. ‘Water Cycle’ ve ‘3 Derdim Var’ albümlerine aldığımız parçaları o etkinliklerde çalıyorduk. Aslında geçen yazın çalışmalarıydı. Albümlerin piyasaya çıkmaları ise bu döneme denk geldi.

Taner Öngür: Serap ile daha önce üç konsept albüm çalışmamız olmuştu. 2007’de ‘Suların Uğultusu’, 2009’da ‘Güneş Şarkıları’, 2014’te ‘Tiyatro Şarkıları’. Hem duruşu hem çalışmalarıyla idolüm olan Tülay German’ın ‘Yunus’tan Nazıma’ adlı bir albümü vardır. O albümde fransız kontrbas sanatçısı François Rabbath, kontrbas ve bağlama çalarak Tülay’a eşlik ediyor. Rabbath’ın çaldığı riff’leri sert rock riff’leri olarak duydum kulağımda. O albümden üç şarkı aldık. Can Yücel’in, hiçbir kitabında yayınlanmamış, nükleer karşıtı harekete hediye ettiği ‘Sonsöz’ adlı bir şiir vardı. Ben etkinliklere katıldığım için biliyordum, o şiiri bestelemiştim.

Serap, sahne için hazırladığımız bu parçaların olgunlaştığını düşündü ve bir albüm çıkarmayı önerdi. Sonra Cem Karaca ve Dervişhan’ın ‘İşçi Marşı’ vardır, bestesi bana aittir, onu da ekledik. ‘Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm’ Karacaoğlan’ın şiiridir. Ersen Dadaşlar’ın ilk döneminde bas gitar çalıyordum. Bestesi Feyman Uğurdemir’e aitti. Oradaki bas riff’leri çok hoşuma gider. Pandemi nedeniyle Eylül’e doğru etkinlikler yasaklandı. Heybeliada’daki evim ufak, etraf sakin. Davul, bas gitar, elektro gitar kayıtlarını tamamladık. 43,75’ten Haluk Önol da Heybeliadalı, onunla beraber epey çalıştık. Sonra Serap geldi. Onun şarkılarını da kaydettik, mix’leri bitirdik. Daha önce yaptığım albümlerden daha sert rock formatında oldu.

Taner Öngür: Üç derdim var birbirinden ayrılmaz. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm… Bugün, Covid-19 nedeniyle ölen milyondan fazla insan var bu gezegende. Ne yazık ki yalnızca sayı olarak anılıyorlar. Halbuki onlar da yaşadılar, geçmişleri ve hayatları vardı. Bana çok dokunan bir konu bu. Onu düşündüm. Yoksulluk derken ekonomik sorunlar nedeniyle hepimiz yoksullaştık bir yerde. Şarkılar eski olsa da hepsi bu döneme seslenebiliyor. Bugün de işçi hareketleri neredeyse o günler katar canlı görünüyor. Albüm dinleyicilerden çok ilgi gördü. Demek ki doğru düşünmüşüz, şarkılar eski olmasına rağmen bugünkü hayata bir gönderme yapıyor.

Taner Öngür: Ben buna katılamıyorum. Covid-19 öncesinde katıldığım festivallerde çok sayıda genç gruplar dinledim. Aslında çok iyi şarkılar var ama eskisi kadar yaygınlaşmıyor. Festivallere ilgi çok fazla. Seyircilerin yaşları çoğunlukla 15 ile 20 yaş arasında ve şarkıları birlikte söylüyorlar. Yapıtlar kitleleriyle buluşuyor aslında. Yalnızca Rock için söylemiyorum, caz dünyasında da ilginç çalışmalar var. Genç müzisyenler harika şeyler yapıyorlar. Ama ana akım medya çok dağınık durumda. Bugün medya çok çeşitlendi ve herkes yalnızca kendi kitlesiyle buluşuyor. Geri kalanların onlardan haberi yok. Bir sürü kültür grupları var ama birbirleriyle iletişim içerisinde değiller. Her grup ayrı bir dünyada yaşıyor. 70’li yıllarda medya çok azdı ama toplumun büyük bir kesimi sanatçıların yaptıklarını duyuyordu. Şimdi medya çok fazla sayıda ama toplumun büyük kısmıyla değil yalnızca kendi kitlesiyle buluşuyor.

Taner Öngür: 70’lerde Anadolu Rock’un güçlü olmasının ardından arabeskin gelmesinin nedeni 12 Eylül darbesidir. 12 Eylül, herşeyin üzerinden silindir ile geçti. Anadolu Pop yapanlar politik olarak o darbeye karşı olan insanlardı. Bu müziği yapanların çoğu yurtdışına gitti, o piyasa bir anda ezildi, unutturuldu. Yalnızca müzikte değil, edebiyat, tiyatro gibi diğer sanat dalları da aynı durumu yaşadı. Arkasından arabesk çıktı ki toplum rahatlıkla uyutulabilsin diye. Bunların arkasında ekonomik ve siyasal nedenler vardır. Müzik türleri toplumun yaşadıklarına göre yerlerini alırlar. Tüm müzik türleri yaşamayı sürdürecektir.

Taner Öngür: Anadolu Pop doğru bir teşhisti. 69 yılıydı, bütün dünyada Jethro Tull eski ingiliz geleneklerinden yola çıkarak yeni bir rock türü geliştirdi. Yine, ABD ve Kanada’dan The Band ve Levon Helm de, Kuzey Amerika’dan Güney Amerika’ya kadar tüm kıtadaki halk müziklerini temel alıp yeni bir rock türü geliştirdi. Bon Dylan da farklı çalışmalarıyla ortaya çıktı, Beatles eski Liverpool şarkılarından yola çıkarak yeni bir şey yapmaya başlamıştı. Bunları görünce, biz de zaten o yıllarda 1960 İhtilali’nden sonra gelen Türkiye’nin görüp görebileceği en demokratik anayasa ortamındaydık. Gençlerin hayatı da çok canlanmıştı. Çok okuyup kendimizi geliştiriyorduk.

Moğollar ile Anadolu’ya gittiğimiz yıllarda yerel halk sanatçılarında notalar, belediye başkanlarından kitaplar filan alıyorduk. Evrensele ulaşmak istiyorsan kendi yerel özelliklerinin olmasında yarar vardır. Bu doğru teşhis, 12 Eylül darbesiyle ezilip geçildi ama seneler sonra internetin ortaya çıkışıyla yurtdışındaki müzik meraklıları tarafından yeniden keşfedildi. 60’lar ve 70’lerde dünyanın başka yerlerinde neler yapıldığını merak edenler zaman içinde Anadolu Pop’u keşfettiler.

Şöyle bir örnek vereyim, bir psychodelicrockmusic.com diye bir web sayfasında birçok cd’ler çıkarıldığını görmüştüm. Asya Saykodelik Müziği CD’sinde Moğollar, Erkin Koray, Üç Hürel ve Barış Manço var. Bunların yanına Singapur, Japonya ile Hindistan’dan sanatçıların parçalarını ekleyip karışık bir albüm hazırlamış. Demek ki doğru ve güçlü bir şey yapmışız o yıllar için. Selda gibi yurtdışında yeni keşfedilen başka sanatçılarımız da var. Yurtdışındaki müzikseverlerin bizlere ilgisini görünce Türkiye’de de bir daha gündeme geldik. Serap ile yaptığımız albümde bu çerçeveyi değerlendirmeye de çalıştık.

Taner Öngür: Moğollar olarak Anadolu’da bir turneye çıkmıştık, isim fikri benden geldi. Bu müziğe Anadolu Pop diyebiliriz dedik, el yordamıyla yaptık bunu. Müzik türünü de o turnede çıkardık, ‘Garip Çoban’ şarkısını yapmıştık. Turne sırasında Sındırgı civarında bir antikacıdan bir cepken, Anadolu’da kullanılan bir bel kuşağı alıp giymiştim.

Moğollar’daki arkadaşlarıma, bu tip kıyafetler giyelim, dedim. Turnenin sonunda ‘Dağ ve Çocuk’ 45’liğini yaptık, ilk ve son bir numara parçamızdır. Cem ve Barış da bizim gibi giyinmeye başladı. Hatta Barış iyice abarttı, yüzükler kuşaklar giydi filan (Gülüyor). Başlarda uzun saçlı rockçılar tepki çekmişti ama sonra çok sevildiler. Giyimimizi ve türküleri düzenlediğimizi görünce tepki sevgiye dönüştü. Bu yolda en başarılı olan da Barış Manço’dur. Bana bazen giyimim ve uzun saçlarım nedeniyle tepki gelirdi ama Barış nereye girse hemen hoş geldin, derlerdi. O, uzun saçlarıyla insanları bağlayabiliyordu. Anadolu Pop’un ilk dönemi buydu.

Anadolu Rock derseniz… 93 yılında, biz yeniden bir araya geldiğimizde pop kavramı çok değişmişti. İyice suyu çıkmıştı ve bizim kabul edebileceğimiz bir şey değildi. Biz de daha olgunlaşmış durumdaydık tabii. Rock kelimesi zaten devreye girmişti artık. O zaman Anadolu Rock diyelim, dedik. Sonra bazı kötü örnekler çıktı, taklitten öteye gidemeyen ama popüler olmayı beceren birçok insan da çıktı o sıralarda.

Taner Öngür: Aslında ikisini birden çalıyorum. Çünkü piyano gibi düşünüyorum. Elektro gitar sağ el, bas gitar sol el gibi. Beste yaparken, düzenleme yaparken bu tarz çalışmayı tercih ediyorum. İkisinin birbiriyle iletişimi, kontrpuanlar ve beraber çaldıkları riff’ler rock müzikte çok önemlidir.

Taner Öngür: Sörf müzik benim çocukluk sevgimdir. Dick Dale, Ventures, Shadows gibi. Bu türe enstrümental rock da diyebiliriz. Riff’ler çok önemlidir. Bu türde over drive distortion gitar sound’u yoktur. Clean gitar tonlarıyla çalınır, vibrato kolu vardır. 12-13 yaşındayken bu tip şeyler dinlerdim. Her mahallede, özellikle İstanbul’da, her mahellenin bir Shadows’u vardı. Ben de onlardan biriyim.

Gitar koleksiyonum eskisi kadar zengin değil. 2012 yıllarında başladım. Bir tane 1963 model Höffner buldum bir arkadaşta, alıp tamir ettim. Restorasyon çok hoş bir hobidir, her detayı öğrenmenizi sağlıyor. Müzisyen olmasaydım marangoz olmayı isterdim açıkçası. Meditasyon gibi huzur veren bir alan.

Özellikle 1970 öncesi doğu alman ve batı alman gitarları çok iyi. Birçok bildiğimiz Amerikan markasının arkasında da Almanya’dan Amerika’ya göç etmiş olanlar var. Türkiye’de yok zannediyordum ama varmış aslında, aradık bulduk tabii. Sonra eski Japon gitarı, Polonya, Rus gitarı gibilerini ucuza bulup aldım. Bir ara onsekiz tane oldu. Ama sonra birçoğunu sattım, şu anda sekiz tane kaldı elimde. Çok keyifli, pahalı bir hobi değil. Zamanla konu popüler olunca fiyatlar arttı.

Ekonomik olarak garantili bir iş arıyorlarsa önermem. Bu, riskleri bol olan macerası da çok hoş olan, tutku gerektiren bir iş. Eğer böyle bir tutkuları varsa ve risklerden korkmuyorlarsa önerebilirim.

Müzik endüstrisinin her zaman en büyük sorunlarından biri müzik endüstrisini yöneten insanlar ve onların bakış açısıdır. Eskiden Unkapanı’nda plak şirketleri vardı, hala daha var. Onların sahipleri müziği seven insanlar değildir, yolunu bulmaya çalışan insanlardır. Onlardan çok çektik. Telif kuruluşlarına da girip oralarda manipülasyon yapıyorlar. Bunun çözümü yıllardır varolan bağımsız şirketlerle çalışmaktır.

2017 yılından beri Tantana ile dört albüm yaptık. Serap ile yaptığımız albümü bir finansman bulup kendim yaptım. Yaptığımız şeyi duyurmak için çoğaltıp insanlara dağıtmak gerekiyor. Bu noktada dijital platform çok önemli. Kendine göre kuralları var. Müzisyenlerin kazanç payı çok düşük, yavaş yavaş artış gösteriyor ama.

Dijital platform bir hegemonya oluşturmuş durumda, kaç defa tıklandığını görebiliyorsun. Bunun iyi ve kötü yanları var ama en önemli özelliği şeffaf olması bence. Eskiden bandrol olayı vardı ve sanatçıya hiç para gelmiyordu, muvafakatnamelerde çok ağır maddeler var. Eser, yapımcının malı oluyor ve zaman aşımına da uğramıyor. Dijital platformda da yapımcının payı çok yüksek, sanatçının payı daha yüksek olmalı. Ama, dijital platform sanatçıya bir özgürleştirme getirdi tabii. Müzik sektörü hızlı bir değişim geçiriyor, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

Nietzsche’nin Üstinsanı Olmak İçin Benimsemeniz Gereken 4 Şey

“İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış.” -Friedrich Nietzsche

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli kitabında Übermensch (üstinsan) kavramını kullandı. Ona göre insan, aşılması gereken bir varlıktı. Maymun insanın gözünde neyse insan da üstinsan için öyle olmalıydı.
Üstinsan denildiğinde insanların aklına genellikle süper kahramanlar gelse de bu kahramanları oluşturanlar, fiziksel özelliklere dikkat etmişlerdir. Nietzsche ise olayı psikolojik boyutta incelemiştir ve insan evriminin bir sonraki aşamasını düşünmüştür.


1) Kendi değerlerini yarat.

“Kendinize sahip olma ayrıcalığını ödemek için hiçbir ücret çok yüksek değildir.”

Nietzsche’nin üstinsanı özgür fikirli olmalıdır çünkü ancak özgür fikirli insanlar kendi değerleri yaratabilirler. Ayrıca üstinsan, diğer insanların neye hayranlık duyduklarına bakarak hareket etmemelidir. Bu konuda Goethe, Napolyon, Montaigne ve Voltaire gibi karakterler Nietzsche’yi oldukça etkilemiştir. Nietzsche, üstinsana en yakın isim olarak Goethe’yi görür.


2) Stratejik yollarla bencil olmayı öğren.

Bencillik Nietzsche için çok da kötü bir kavram değildir. Aksine insanın başkalarına yardıma koşmadan önce kendine yardım etmesi gerektiğini söyler ve bu doğrultuda daha mühim şeyler adına yapacağınız tüm bencillikleri kabul eder.

“Egoizm asil bir ruhun temelidir.”


3) Acı çekmeyi, iyi şeylerin gerekli bir parçası olarak görün.

“Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız; önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz.”

Hayat zordur, acıdır. Hüzün, sefalet, keder ve varoluşsal huzursuzluk hepsi korkunç derecede gerçektir, çünkü bizler kendimiz olağanüstü bir gerçekliğiz. Öyle olmasaydı, hiçbirini hissetmezdik. Ama öyledir ve bu nedenle de sevgi, mutluluk, sevinç, eşitlik, ihtiyat ve hatta aydınlanma hissederiz.


4) Kendinizi yalnızca dünyaya adayın.

“Yalvarırım kardeşlerim, dünyaya bağlı kalın; size ‘dünyadakinden daha üstün umutlardan’ söz edenlere inanmayın. Bilerek ya da bilmeyerek, sizi zehirliyorlar onlar.”

Nietzsche insan türünün kültür yoluyla kurtuluşa ulaşabileceğini düşünüyordu. Bu sebeple üstinsanın, kültürün pratik uygulamalarıyla ilgilenerek toplum zihniyetini yetiştirmesi gerektiğini söyler. Bu yolda doğa üstü güçlere ve inanışlara hiçbir şekilde yer yoktur.

Okumaya devam et

Yaşam

Corona’ya karşı Danser Encore (Yeniden dans) salgını: Flash mob videoları çoğalıyor

Corona kısıtlamalarından bunalan Batı Avrupalılar yaklaşık bir yıldır her fırsatta sokaklarda buluşup, şarkı söyleyip dans ederek bu yeni hayat düzenini protesto ediyor. Fransız şarkıcı HK’nın yeni sözler yazarak güncelleştirdiği Danser Encore şarkısı artık bu protestoların ortak melodisi oldu. Birçok Avrupa şehri bu parçayı kendi dillerinde söyleyerek flash mob videosu hazırlıyor.

Danser Encore

Corona kısıtlamalarından bunalan Batı Avrupalılar yaklaşık bir yıldır her fırsatta sokaklarda buluşup, şarkı söyleyip dans ederek bu yeni hayat düzenini protesto ediyor. Fransız şarkıcı HK’nın yeni sözler yazarak güncelleştirdiği Danser Encore şarkısı artık bu protestoların ortak melodisi oldu. Birçok Avrupa şehri bu parçayı kendi dillerinde söyleyerek flash mob videosu hazırlıyor.

Tüm dünyada sosyal hayatı alt üst eden Corona düzenlemelerinin ana akıma yansımayan başka birçok etkisi var. Tali zarar (Collateral damage) olarak adlandırabileceğimiz olumsuz sonuçlarının, Corona’ya karşı alınan önlemlerin sağladığı kazanımların yanında çok daha etkili olduğu artık daha da aşikar. Corona pandemisini inkar eden ya da alınan önlemleri yanlış bulan Avrupalılar bir yılı aşkın süredir sokak gösterileriyle ülkelerinin politikacılarının aldığı pandemi önlemlerini protesto ediyor.

Özellikle işsiz kalan müzisyen ve sanatçıların yönlendirdiği sokak ya da sosyal medya aksiyonları diğerlerinin yanında daha da öne çıkıyor. Yakın zamanda Youtube’da #allesdichtmachen# adı altında 53 Alman sinema ve tiyatro oyuncusunun hazırladığı satirik video farklı düşünen iki kesimden çok büyük tepki ve tezahürat almıştı. Oldukça fazla eleştiri almış olsa da, bu videolar yayınlandıktan sonra Almanya’da Corona önlemlerinin tali zararları ve Corona politikalarından kaynaklanan toplumsal kutuplaşma daha çok konuşulur oldu.

Göstericilerin sosyal medyada anlaşarak, şehrin belli bir noktasında buluşup, spontane bir şekilde şarkı söyleyip dans ettiği ve akabinde dağıldığı flash mob olarak bilinen etkinlik ise Batı Avrupa şehirlerinde en çok kullanılan protesto şekli. Bu sokak eylemlerinde birkaç aydır söylenilen Danser Encore adlı şarkı da Corona rejimi karşıtlığının sembolü oldu.

Politik şarkılarıyla tanınan ve gerçek adı Kaddour Hadidi olan Cezayir asıllı, 1976 doğumlu Fransız müzisyen HK, grubu “HK et les Saltimbanks” ile seslendirdiği Danser Encore şarkısını ilk defa Aralık 2020 Youtube’da yayınlamıştı. Şarkı flash mob olarak ilk defa bu yılın Mart ayında Fransa’nın çeşitli şehirlerinde söylenmeye başlandı. Akabinde aynı gösteri tarzı Almanya şehirlerine sıçradı. Şarkının bugün Fransızca’nın yanında Almanca, Flamanca ve İspanyolca olarak birçok Avrupa şehrindeki Corona Politikaları karşıtlığı gösterilerinde söyleniyor.

Başka bir Fransız müzisyen Calogero Joseph Salvatore Maurici‘nin 2008 yılında çıkardığı albümündeki orijinal Danser Encore’un melodisini, şarkıcı Teoman da 2009 yılında çıkardığı İnsanlık Halleri albümünde Çoban Yıldızı adıyla Türkçeleştirip seslendirmişti. Teoman Türkçe metinde ve kendi çektiği video klipinde muhabere meydanında savaşan bir askerin ölüm hakkındaki duygularını anlatıyordu.

Danser Encore şarkısıyla ülkelerinin politik Corona kurallarını protesto eden insanların genel düşüncesini Münih Flashmob videosunun 6. dakikasında konuşan gencin sözleri en net şekilde özetleyebilir:

“Ben buradayım çünkü, müziğin ve dansın gücünü kullanarak insanlara yaşamanın ne demek olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Ölümden kaçmak için yaşamayı yasaklamak mantıksız, ben asıl o zaman ölmüş olurum. Benim hayat görüşüme göre “yaşamak” bu değil. Benim emin olduğum ve güvendiğim bir bağışıklık sistemim var. İsterim ki herkes böyle düşünsün. Korkusu olan tabii ki maske takabilir, kendini izole edebilir. Ama ben yaşamak istiyorum.”

Gezi Parkı eylemleri benzeri bu barışçıl ve yaratıcı eylemler, “Hayatımız için dans ediyoruz” sloganıyla Avrupa başta olmak üzere tüm demokratik ülkelerde hızla yayılırken, Türkiye’de bu konuda henüz bir faaliyet gerçekleşmedi.

Fransız müzisyen HK’nın Corona sonrası yeni sözler yazdığı Danser Encore’un sözlerinin Türkçe tercümesi şu şekilde:

Yeniden Dans

Yeniden dans etmek istiyoruz
Fikirlerimizin bedenimizi nasıl sarmaladığını görmek…
Hayatımızı gerçek tınısıyla yaşamak

Göçmen kuşlar gibiyiz,
hiç bir zaman uysal ve gerçekten bilge olmayan.
Körü körüne teslim olmayacağız.
Şafak vakti ve her koşulda,
bu sessizliği bozmak için geleceğiz.

Her akşam haber programında,
iyi kral yeni kuralları duyurmak için konuştuğunda,
isyankarlığımızı göstermeye devam edeceğiz,
ama her zaman zarafetle.

Araba – Metro – Çalışmak – Tüketmek…
kendi rızamızla imzaladığımız anlaşma.
Sadece bir reçete saçmalığı.
Düşünene vah, dans edene vah…
Her yeni otoriter kural,
her güvenlik önlemi…
bizi sizden daha da uzaklaştırıyor.
Bilincimizi sınırlamak için
bu ısrar biraz fazla değil mi?

Bu kadar kolay manipüle olmayalım,
tüm bu mantıksız insanlar tarafından.
Bize bol bol korku satmak isteyenlerden
kendimizi nasıl uzak tutacağımızı görelim.
Ahlaksızca üzerimizde baskı kurmaya çalışanlardan.

Manevi, sosyal ve doğal sağlığımız için,
gülüşümüz ve bilgeliğimiz için…
Direnmeye devam edelim,
onların deli saçması kurallarına karşı.

Okumaya devam et

Yaşam

İki resmin hikayesi: Bastille Baskını ve Halka Yol Gösteren Özgürlük

Dünya tarihinde önemli gelişmelerde rol alanlar kişiler tarihte ne kadar önemli bir yere sahipse, bu gelişmeleri resmeden sanatçılar da en az o kadar önemli bir yere sahiptir. Bu yazıda iki önemli tarihsel gelişmeyi resmeden iki önemli ressamdan ve tablolarından bahsedeceğim.

Bastille Baskını

Dünya tarihinde önemli gelişmelerde rol alanlar kişiler tarihte ne kadar önemli bir yere sahipse, bu gelişmeleri resmeden sanatçılar da en az o kadar önemli bir yere sahiptir. Bu yazıda iki önemli tarihsel gelişmeyi resmeden iki önemli ressamdan ve tablolarından bahsedeceğim.

Bunlardan ilki Jean Pierre Houel tarafından çizilen “Prise de la Bastillle” (Bastille Baskını) isimli tablo, diğeri ise Eugene Delacroix tarafından çizilen “La Liberte Guidant le peuple” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) isimli tablodur. Bu tabloların her ikisi de, yakın çağ tarihi devrimlerle dolu olan Fransa ile ilgilidir.

1789 Fransız Devrimi, dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu. O tarihten sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Özgürlüğe, eşitliğe ve kardeşliğe ilişkin fikirler önce tüm kıtaya sonra tüm Dünya’ya yayıldı. Bu önemli olayın fitilini ateşleyen ise Paris yakınlarındaki bir hapishanenin basılması oldu. Kralın mutlak otoritesinin sorgulanmasını sağlayan olay, 14 Temmuz 1789 tarihinde bu hapishanenin basılmasıydı. Bu önemli olay, dönemin ünlü ressamı Jean Pierre Houel tarafından çizilen “Prise de la Bastillle” (Bastille Baskını) tablosu ile resmedildi.

Prise de la Bastillle (Bastille Baskını)
“La Liberte Guidant le peuple” (Halka Yol Gösteren Özgürlük)

1789 Devrimi’nden sonra 1792’de Fransa’da Cumhuriyet ilan edildi. Daha sonra iktidara gelen Napolyon Bonapart ise kendini imparator ilan etti. Uzun süren savaşların ardından Napolyon yenildi ve ardından Fransa’da anayasal monarşi kuruldu. Bu rejim 1830’a kadar devam etti. 1830’da ise bir halk hareketi başladı. Bourbon hanedanından X. Charles kaçtı ve yerine Orleans hanedanından Louis Philippe geçti. Eugene Delacroix tarafından “La Liberte Guidant le peuple” (Halka Yol Gösteren Özgürlük) isimli tablo da, sonuçları bakımından 1789 devrimindeki kadar köklü değişimlere yol açmamış olan 1830 devrimi anısına yapıldı. Bu resim zamanla o kadar popüler oldu ki tüm dünya devrimleri için de bir simge haline geldi.

Charles Dickens’ın “A Tale of Two Cities” (İki şehrin hikayesi) isimli çok bilinen romanı, Fransız Devrimi sırasında Paris ve Londra’da geçen olayları konu alır. 1789 Devrimi, bu iki şehrin hikayesi üzerinden anlatılmıştır. Yukarıda bahsettiğim iki tablo ise Yakın Çağ Avrupa tarihinin en önemli olaylarını konu almaktadır. Resimlerin ilkinde 1789’daki büyük devrimin fitilini ateşleyen Bastille Baskını, diğerinde ise 1830’da gerçekleşen halk hareketi resmedilmiştir. Dönemin Fransa tarihi de ancak bu iki resimle birlikte anlaşılabilir. Yani Fransa’nın devrim tarihi de aslında bu iki resmin hikayesidir.

Okumaya devam et

Trending

Copyright © 2020 GizliSoru.Com